Kaybedilen Dedeye Veda: "Esmer Çocuk5"

 

Eskimeyen Acılar ve Kalan Hatıralar

Zaman, bazı çocukların omuzlarına yükünü erken bindirir. Bizim mahallenin o esmer, sessiz çocuğu için de hayat tam olarak böyle başlamıştı. İlkokul dördüncü sınıfa giderken ölümün o soğuk yüzüyle ilk kez tanıştı. Kendi evlerinde, odanın bir köşesinde sessizce göçüp gitmişti anneannesi. Çocuk kalbiyle o acının ne olduğunu, içinin neden böyle sızladığını tam olarak anlaması uzun sürdü. Evin içindeki o ağır yas havası, anneannesinin eksikliği zamanla kabuk bağladı, acısı tam atlatıldı, "büyüdü" dendi... Ama hayatın o esmer çocuk için başka planları vardı.

Yıllar su gibi aktı, takvimler 1997 yılını gösterdiğinde çocuk artık 16 yaşına basmıştı. Bir ayakkabıcı dükkanında çalışıyor, çıraklık yapıyor, hayatı erkenden omuzluyordu.

O sabah da her sabah olduğu gibi sıradan başlamıştı. Evden çıkıp işe gitmişti esmer çocuk. Hayatın kendi ritminde akıp gideceğini sandığı, dükkanda işe koyulduğu o sıradan sabahtan yaklaşık iki saat kadar sonra, deri kokulu dükkanın o eski çevirmeli telefonu acı acı çaldı. Arayan, halasının oğlu Halil’di. Sesi her zamankinden farklı, titrek ve telaşlıydı.

"Dedemiz öldü... Çabuk eve gel," dedi Halil.


O an dükkandaki zaman durdu, elindeki aletler ağırlaştı. Daha iki saat önce evden sağlam çıkan, hayatın içinde olan Rıza dedesi, ansızın geçirdiği bir kalp kriziyle bu dünyaya veda etmişti. Esmer çocuğun zihninden bir film şeridi gibi dedesi geçmeye başladı.

At Arabasının Arkasındaki Çocukluk

Rıza dede, bu şehrin en nevi şahsına münhasır, kimseye zararı dokunmayan, kendi helal ekmeğinin peşinde bir adamıydı. At arabacılığı yapardı. Meyve sebze satılan o cıvıl cıvıl çarşıda, şimdinin taksileri neyse, Rıza dedenin at arabası da oydu. Müşterilerin yüklerini, çuvallarını taşır, çarşının esnafı tarafından çok sevilirdi.

Biz çocuktuk o zamanlar. Dünyanın en güzel, en asil atı bizdeymiş gibi gelirdi bize. Parlak tüyleri, heybetli duruşuyla o at, bizim çocukluk kahramanımızdı. Rıza dedeyle geçirdiğimiz vakitlerin tadı hiçbir şeyde yoktu. Evin avlusunda ya da dükkanın önünde oturur, dede-torun saatlerce iskambil kağıdı oynardık. O yaşlı adam, bir çocuğun dünyasına inmeyi o kadar iyi bilirdi ki... Bazen de bizi yanına alır, at arabasıyla çarşı pazar gezdirirdi. Arabanın arkasına oturup ayaklarimizi sallayarak dünyayı izlemek, bizim için en büyük lükstü.

Ama o koca yürek, 1997'nin o sabahı, çocukları işe gittikten hemen sonra ansızın duruverdi. Bir kalp krizi; o kimseye zararı olmayan, karıncayı bile incitmeyen güzel adamı, at arabasını ve iskambil kağıtlarını geride bırakarak ansızın alıp götürdü.

Esmer çocuk, ahizeyi yavaşça yerine koydu. Dükkandan çıkıp eve doğru yürürken, 16 yaşındaki bir gencin adımlarıyla değil, çocukluğunu o sabah çarşı meydanında, bir at arabasının arkasında bırakmış bir adamın ağırlığıyla yürüyordu. Rıza dede gitmişti ama esmer çocuğun hafızasında, o güzel bir beyaz at ve iskambil kağıtlarını dağıtan o yaşlı, şefkatli eller sonsuza dek canlı kalacaktı.
Yazan Sedat Akıncı



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kazıklı Voyvoda: III. Vlad

ANTİK MISIR’DA KADIN

TARİHTEN. Öldürücü Oyunlar: ROMA - ARENA (Kolezyum) - GLADYATÖRLER