Bir Çift Boyalı Kundura: Esmer Çocuk4"
Bir Çift Boyalı Kundura: Esmer Çocuğun Hikayesi
İlkokul beşinci sınıfın son günüydü. Haziran güneşi, okul bahçesindeki tozlu kavak ağaçlarının arasından süzülürken, 11 yaşındaki esmer çocuk elinde karnesiyle öylece kalakalmıştı. Sınıf öğretmeninin dudaklarından dökülen o acımasız cümle, bahçedeki neşeli çocuk seslerini bir anda bıçak gibi kesti:
"Bu çocuğu okutup da masraf etmeyin, Bir işe gönderin gitsin, bir zanaat öğrensin."
Öğretmenin bu sığ ve yanlış kararı, ailesinin zaten dünden hazır olduğu o kapıyı sonuna kadar araladı. Babası, öğretmen lafının üzerine laf söylenmeyeceğine inanan bir adamdı. Karar kesin, hüküm verilmişti: Esmer çocuk ortaokula gitmeyecekti.
Çıraklık Yılları: 12 Yaşında Gelen Yetişkinlik
Ertesi yıl, henüz 12 yaşındayken, akranları yeni okul üniformalarını denerken o, abisinin çalıştığı ayakkabı tamir dükkanında buldu kendini. Küçücük ellerine, o yaşta taşımayacağı kadar ağır ve keskin bir kundura bıçağı tutuşturuldu. Dükkan; yapıştırıcı, deri ve kösele kokuyordu.
İlk Yıl: Gün boyu eğilmekten sırtı ağrıyor, ustasından ve abisinden işi kapamadığı için fırça yiyordu.
Eller: O yumuşacık, kalem tutması gereken elleri; zamanla kösele tozundan kapkara kesildi, zımpara kağıdı gibi sertleşti.
İçindeki Yangın: Her sabah önlüklerini giyip dükkanın önünden geçen öğrencileri gördükçe göğsüne bir taş oturuyordu. O, okumak istiyordu. Kitapların kokusu, bu dükkandaki ağır solvent kokusundan çok daha güzeldi.
15 Yaşın Uyanışı ve Duvara Çarpan Umutlar
Zaman, dükkanın önündeki kırık taburede, örsün başında akıp gitti. Çocuk büyüdü, 15 yaşına geldi. Artık çocukluk uykusundan uyanmış, hayatın acı gerçeklerini daha net görebilen bir genç olmuştu. Kendini, geleceğini düşündü. Bu dar dükkan, onun kaderi olmamalıydı.
Bir akşam, cesaretini topladı. Akşam yemeğinden sonra babasının karşısına çıktı. Gözlerinin içine bakarak, içindeki tüm birikmişliği döktü:
"Baba, ben okumak istiyorum. Ne olur beni okutun, ortaokula yazdırın.Ben bu dükkanda çürümek istemiyorum."
Babası sigarasından derin bir nefes çekti, dumanın arkasından oğlunun kararmış ellerine baktı. Sert ve tavizsiz bir sesle: "Geçti o iş," dedi. "Dükkanın düzeni kuruldu. Abinle birlikte ekmek kazanıyorsunuz. Macera arama, işinin başına dön."
O gece esmer çocuk için dünya bir kez daha yıkıldı. Yalvarmak, ağlamak hiçbir işe yaramamıştı.
Zehir ve Panzehir
Ayakkabı tamirciliğinde geçen tam 5 yıl, ona kelimenin tam anlamıyla zehir gibi geldi. Gençliğinin en güzel, en hevesli yılları; başkalarının eskiyen, yırtılan ayakkabılarını dikmekle geçmişti. Her bir dikişte, kendi kırılan hayallerini de dikmeye çalıştı.
Ancak hayat, o zehrin yanında ona görünmez bir panzehir de sunmuştu: Hayatı öğrenmek.
İnsan Sarrafı Oldu: Dükkana giren zenginden fakire, kibirlisinden hilekarına kadar yüzlerce insanı izledi. Kimin yalan söylediğini, kimin dürüst olduğunu daha yürüyüşünden anlar hale geldi.
Emeğin Değerini Kavradı: Alın terinin, kendi parasını kazanmanın ne demek olduğunu çok erken yaşta, en ağır şekilde tecrübe etti.
Direnç Kazandı: Hayatın ona vurduğu o ilk büyük darbeye (öğretmeninin ve ailesinin haksızlığına) rağmen ayakta kalmayı, sabretmeyi ve öfkesini bir güce dönüştürmeyi öğrendi.
Son Söz: Esmer Çocuğun Geleceği
Evet, o esmer çocuk belki o yaşta okula gidemedi. Belki hayatının ilk raundunu adaletsiz bir kararla kaybetti.
Ancak 17 yaşına geldiğinde, o dükkanda sadece ayakkabıları değil, kendi karakterini de tamir etmişti. İçindeki okuma aşkı hiç ölmedi. Akşamları mum ışığında, dükkandan artan kalan zamanlarda gizli gizli kitaplar okumaya devam etti. Çünkü o artık biliyordu: Hayat onu erken büyüterek sertleştirmişti ama içindeki o aydınlık geleceği elinden almaya kimsenin gücü yetmeyecekti. O nasırlı eller, gün gelecek kendi kaderinin kalemi olacaktı.
Yazan Sedat Akıncı

Yorumlar
Yorum Gönder